Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal iken, pire berber iken, ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken. Uzaklarda mı uzaklarda, ta kaf dağının arkasında bir ülke varmış. Padişahı kuşkulu mu kuşkulu huzur bilmez bir adammış. Günlerden bir gün zehirlenme korkusu girmiş içine. Çağırtmış baş vezirini yanına, emretmiş ülkenin en iyi zehirbazlarını huzura. Ustalar çıraklardan ayrı durmuş, elene elene biri yaşlı biri genç ikisi kalmış hünkarın karşısında.
Gür gibi görünen ürkek sesiyle haykırmış kurdun kuşun padişahı: - Her biriniz bir diğeriniz için en güçlü zehirini yapa, panzehirini bulup hayatta kalan benim zehircibaşım ola...!
Hummalı bir şekilde otlarını, sularını dizmişler, havanlarını, kazanlarını hazır etmişler.
Yaşlı bilgin: - Benim yaşım ileridir, önce genç meslektaşım zehrini hazırlasın. Eğer hayatta kalırsam ben de benimkini hazır ederim demiş.
Hazırlanan zehri ağzında tadarak içer içmez başlamış kıvranmaya. Kıvranırken panzehirini hazırlamaya. Tam iki büklüm kapanacakken yere, içmiş yaptığı iksiri kalkmış ayağa.
Beti benzi solmuş genç bilginin. Elleri titreyerek almış hocasının elinden kendi için hazırlanan zehiri.
Gözleri elindeki bardakta, renksiz, kimliğini ele vermeyen sıvıda... Önce dilinin ucu, sonra ağzı derken daha ikinci yudumda son nefesini verivermiş genç bilgin oracıkta.
Kurdun, sırtlanın çıyanın padişahı halinden memnun, sormuş yaşlı bilgine: - Ne ola ki hazırladığın bu zehrü-zıkkım.?
Yaşı bilgin sakin ve yalın bir tavırla: - Su haşmetlum su...!
- Nasıl olur da su öldürür onca güçlü insanı ?
Yaşlı bilgin cevap vermiş, gözleri yerde, başı önünde: - Onu ün'üm öldürdü haşmetlum.
|